GİZ'Lİ SAYFA

içimden geldiği gibi

Ölçü Dergisi yaz sayısıyla yola devam ediyor. Genç bir teşebbüs. Okul olmaya aday bir çaba. Öğretici yazılar var bu dergide. Anlam veya his olarak sıradan bulduğum, boş geçtiğim sayfa yok denecek kadar az. Ölçü’nün terakkisini takip edebilmeyi, birlikte yaşlanmayı umuyorum.

Bu sayıda beş şiir var. Beşi de kalite olarak benim kıstaslarımı aşıyor. Bazıları fazlasıyla aşıyor.

Murat Küçükçifci, “İçli Köfteye ve Yaza Dair” yazmış. Yaşadıklarını şiire döküşündeki kabiliyetini görmek zor değil. Bu şiirinde en çok hoşuma giden üç mısrayı yazmak istiyorum buraya. Ahenk çok hoşuma gitti doğrusu. Okurken tebessüm etmekten de alamadım kendimi.

“Ulan demek istiyorum sonra

Ulan baba seni seviyorum ama biraz şiirsizsin

Üstelik tokat atman da gerekmezdi bana”

Selman Ertaş, Hasar Raporu’nda uzun mısraları ritme sokabilmekteki maharetini göstermiş. Okurken, biraz Hüseyin Akın buldum şiirde. Hüseyin Akın’ın şiirlerini de pek anlamıyorum J. Ama ahenge hayran kalmamak elde değil.

Mehmet Ali Arıcı, Ölümsüz Ruhlarımın İdamı isimli şiiriyle yer almış bu sayıda,

M.Fatih Kutan Keskin Nefes’le. Şiirlerin sonuncusu ise Fatma Balcı’nın Aspirin Kokan Gocuk isimli eseri.

Saadet Esra Yenice, yine duygusal içerikli bir yazı yazmış. Üslup güzel.

Murat Küçükçifci, Behçet Necatigil’in Mektupları başlığıyla öğretici yazılarına devam etmiş. Şiirde anlam mefhumuna dair kendisinden öğreneceklerim var. Devam...

Ekrem Sakar, bu sayıda en beğendiğim yazılardan birisinin yazarı. Eksik Bir Şey’de kendimi buldum. Kısa, enfüsi bir serüvenin iyi yansıtıldığı bir yazıydı. Hayatın esir maddesi gibi, zamanın boşluklarını dolduran küçük, zor fark edilen detayların nüanslarını görmek mümkün Eksik Bir Şey’de. Onlara anlam yüklemek ya da zaten var olan anlamlarını görebilmek mümkün. “Kendi” siyle baş başa olduğu kadar yaşamakla da alakalı bir yazı olmuş. Çok beğendiğim cümleler var.

Emir S. Demireşik, Bilgi Kirliliği ya da Görecelikler isimli başarılı bir yazı yazmış. Yazmakla ilgili sorgulamalar da yapmış. “Çözüm” yok belki; fakat “çözümleme” var. Faydalı bir sorgulayış. Öğretici oldu.

Abdullah Kibritçi, Kurtlar Vadisi fenomenini hicvetmiş iki sayfada. Tespitlerine katılıyorum. “Gülümsetirken düşündüren” bir yazı. Ya da, güler misin ağlar mısın?..

 

Dosya konusu olan Ankara, benim de yaşadığım şehir olduğu için ilgimi çekmekle kalmıyor, tanıdık manzaralar görüyorum dosyada.

Sami Yaylalı, yine kısa ve hoş bir gezintiye çıkarıyor okuyucuyu yaşadıklarında. Kendi şahsında, Ankara’da yaşayan üniversite öğrencilerinin yaşadıklarında...

Ferahlatıcı üslubundaki mizahilikle, hemen her gün yaşadığımız kıymetsiz detayları anlamlandırmadaki başarısını yine hayranlıkla zevk ettim.

Emir S. Demireşik, Ankara’ya Dair isimli, yazısında bodrum katlardaki camiler, Kocatepe Camii gibi noktalardan şehri değerlendirmiş. Tespitlerini son cümlesiyle özetleyebilirim: “Arada kalmışlığın bir tasviridir Ankara...”

Saadet Esra Yenice, zihinden ziyade kalbe yönelik üslubuyla anlatmış Ankara’yı. Bir cümlesini alıntılamak gerekirse: “Her nesnenin sustuğu, harflerin bile konuşmaktan imtina ettiği zamanlarda şair gözlerinde şiiriyle çıkagelir...”

Dosya kısmını geçtiğimizde karşımıza Mehmet Ali Arıcı’nın ilginç sinematografik yazısı çıkıyor. Hiç fena değildi doğrusu. Sahneler iyi diyebileceğim tasvirlerle canlandırılmış. Güzel detaylar var. Okurken gülümsedim. Fakat kahramanımızın sonu pek de iç açıcı olmadı. Yalnız, kimsenin haberi olmadan, eli kolu bağlı, ihmal bile diyemeyeceğimiz bir kazaya kurban gitmek... Burada enfüsi bir hava yok değil. Başlığı okuyunca nereden ve nasıl diye sormuştum kendi kendime, tebessümle. Olmayacak şey değil yaniJ

Selman Ertaş’ın Derkenar’la ilgili değerlendirmesi de öğreticiydi.Yazarın son cümlesini okuyunca aklıma bir soru geldi. Özet olarak, iyiyi, doğruyu ve güzeli düzeysiz bilgi ve yayın yığınlarının içerisinde ne suretle öne çıkarabileceğimize dair bir değerlendirmeyle bitirmiş yazısını. Burada aklıma nicelik ve nitelik çatışması geldi ister istemez. Bu dilemma çözülebilmiş değil henüz. Nitelik mi nicelik mi? Değerli olana herkes ulaşabilmeli mi? Yoksa Cemil Meriç gibi, fildişi kuleye tırnak tırnak mı tırmanmalı?  Kurtçuğun kozasını yırtmasına yardım etmek iyilik midir?..

Dergideki son yazı, Hasan Ali Toptaş’ın “Yalnızlıklar”ı üzerine. Ve yine Saadet Esra Yenice’yi görüyoruz müellif olarak.

Hasılı kelam, Ölçü basamakları tırmanmaya devam ediyor. Uzun soluklu olmasını, “bir mecrada akabilmesini” umduğumum bu umut verici çalışmanın devamını merakla bekliyorum.

 

Son Heybe

13/8/2008

Birleşik Kitapevinde raflara bakarken karşılaştığım bir dergi: Heybe. Sahibi, Ölçü dergisinin üçüncü sayısında güzel ve öğretici bir yazısı bulunan Yasin Ramazan’mış. Dolayısıyla bir seviye beklentisi içine girerek aldım dergiyi. Fakat maalesef Yasin Ramazan’ın seviyesinden uzak bir görüntüyle karşılaştım.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Zinde Grubu bülteni Vaha’nın edebiyat ve kültür eki olarak çıkarıyorlarmış Heybe’yi. Derginin editörü Abdullah BAŞARAN. Takdir, benim okuduğum sayıyla bu serüven son bulmuş. Yeni heyecanlar ve görevlerden bahsediyor editör. Allah yardımcıları olsun.

Heybe. Güzel bir isim ve tasarım. Yirmi sekiz sayfa. Kapak ayrı bir hoşuma gitti doğrusu. Sıra dışı diyebileceğim görünümden dolayı uzattım elimi rafa.

Şiirleri pek fazla değerlendiremeyeceğim. Fakat Ömer SAYLIK imzalı şiirdeki ahengin ve ibarelerin birçoğunun hoşuma gittiğini söylemeliyim.

Nesirlerde dikkatimi fazlasıyla çeken nokta konuların seçimi oldu. Aşk ezici bir ağırlıkla yer alıyor yazılarda. Belli belirsiz bir hüzün kaplamış birçoğunu. Genç kalemlerden hüzün okumak hoşuma gitmiyor. Belki yeterince çile çekilmediğini düşündüğümden, belki de bahsedilen hüzünlerin sıradanlığından... Evet, sıradan. Heybe yazarlarının çile, acı ve hüzün olarak kâğıda döktükleri tecrübeler, muhafazakâr kesimin bu yollardan geçen tüm çocuklarının ortak tecrübesi. Bu ortak tecrübeyi yücelten nedir? Hangimiz âşık olmadık? Hangimiz ağlamadık? Bu yazıları, direk muhatabı olan insanlardan başkalarının okumasına değer yapacak olan nedir? Maksat, bu ortak tecrübeyi dile getirmekteki maharetin ortaya konulması ise, ben onu da göremedim pek. Heybe’yi internet ortamlarında kullandığımız bloglardan -benimki gibi örneğin-, editörsüz sayfalardan farklı kılan bir şeyler olmalı. Bu farkı ortaya koyabilen yazılardan birkaçı: Abdullah BAŞARAN’ın Eller başlıklı yazısı, Süleyman SEZER’den Sur İçindeyim, Zeynep Şüheda SAĞMAN’ın Kudüs’e dair hislerini bir aşk mektubu tarzında işlediği yazısı Yâre Mektup ve Hatif Berki’nin Sus Sus Sus isimli yazısı. Diğerlerinin çoğunu lisede okurken yazdığımız duygusal yazılardan ayırt edemedim. Niçin devam etmeyeceklerini bilmiyorum. Umarım daha düzeyli, ayakları yere daha sağlam basan bir dergiyle yola devam ederler.

Galiptir bu yolda mağlup.

Selam ve dua ile...

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru ekmektir

Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere gelmektir

Dört kitabın mânâsı
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Mânâsı ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir



YUNUS EMRE


Ara

31/5/2008

Bir süre buralarda olamayabilirim. Yorumları onaylama imkanım oldukça onaylayacağım.

Selamlar...

Genç dergisinin söyleşisinden kalan güzelliklerden birisi oldu Ölçü. Ankara'da bir grup edebiyat gönüllüsü Genç tarafından çıkarılıyor bu dergi. Yaşlarına rağmen bu yolda bir hayli ilerlemişler. Bize de kendilerini takdir ve tahlille izlemek düşüyor:)

Öncelikle, bu dergi genç ve azimli yüreklerden çıkıyor. Yetişme kaygısı taşıyan, arayan ve anlatan bu güzel insanların ortak çabasının kıymetini ben hakkıyla takdir edemem. Bu işin ehli olan büyüklerden aldıkları olumlu geribildirimler de bunun göstergesi. Kendilerini tebrik ediyorum. Takipçileri olacağım.

Elimde derginin üçüncü sayısı var. Kolay okunur ve de çekici bir dizaynla sunulmuş. Yirmi bir sayfa. Fiyatı çok uygun. 

Dergide, başta Selman Ertaş'ın şiiri olmak üzere, beğeniyle okuduğum üç şiir vardı.

Murat Küçükçifci, "Çanakkale'de Çektirdiğim Fotoğraf" şiirinde ahenk ve anlamı buluşturmuş. Bu işte yaşından büyük tecrübeye sahip olduğunu belli eden mısralar var şiirde. Okumaktan zevk duydum. Benim gibi edebiyatın acemisi olan bir insanın dahi yakalayabileceği nükteleri böyle güzel bir ritme sokmuş olması bundan sonra Murat Küçükçifci ismini gördüğümde anlam ve ahengin dansına hazırlanacağım anlamına geliyor.

Selman Ertaş'ın "Teşekkür Ederim" isimli şiirinde ise anlam açısından fakir kaldım. Ben kaldım yani:). Daha sonra Murat Küçükçifci'nin yazısından bu mevzuyla alakalı bilgiler edinecektim çok şükür. Şiirde, dergideki diğer şiirlere nazaran daha fazla mısranın yanına tik attım. Ahengi, yeteneğin göstergesi bu şiirin. Önyargılarıma bakılırsa bu şiir, mizahi alt yapıya ve kıvrak bir kaleme sahip bir şairin hüzne, hüznün öznesine karşı tepkisidir.

Ömer Faruk Çevik'in "Sus-a-mak" isimli şiirinde ise anlam açısından yine garip kaldım. Çok çalışmam gerek daha, anlamak için. Şiir konusundaki tahlillerim, biliyorum, acemiliğimi sunacak okuyanlara. Yine de değerlendirmeden olmaz bence. Bu arkadaşlarımız yazdıkça ben de tahlil ede ede öğrenirim inşalah.

Dergide değerli arkadaşım Sami Yaylalı iki yazısıyla yer almış bu ay. Kendisinin yazılarını tahlil etmekten biraz  mahcubiyet duyuyorum, haddimi aşmış gibi olurum diye düşünüyorum:) Fakat, "Tekme" isimli hikayesi için şunu söylemeden geçemeyeceğim: Açıkçası, Genç dergisinde de bu güzellikte hikayeler okumak istiyorum. Harun Kırkıl da iyi yazıyor. Fakat, bu hikayeyi okurken içime böyle bir düşünce doğdu işte. Sami Yaylalı'ya güzel yazıları için teşekkür ediyorum. Gayet içten ve akıcı yazmış her zamanki gibi.

Murat Küçükçifci'nin "Bu İş Kılavuz İster" isimli yazısı, öğretici bir yazıydı. Düstur edinilecek birçok cümle vardı.

Tuğbanur Dönmez'in "Akif ve Gençlik" yazısında ise, gün geçtikçe kıymeti artan mısralarından bazıları var istiklal şairimizin. Güzel bir değerlendirme çalışması olmuş.

A.Fuat Karaca, gazetelerle birlikte verilen kitap eklerinden bahsetmiş bize. Önemli bir konuya parmak basmış bence de.

Yasin Ramazan...Bu ismi tebrik etmek istiyorum. Yazdığı yazı, içerisinde bulunduğu bütünün kıymetine kıymet katmış benim nazarımda."Mesaj Kaygısına Son!" isimli bu yazısı, özelde edebiyatla, genelde ise günümüz gençliğinin önemli bir kısmının içinde bulunduğu durumla alakalı. Kendi değerlerimizi keşfedemeyişimize, bilakis bu değerlerin bize empoze edilişine değinmiş. Ve doğal olarak kendi değerlerimizin KENDİmize yabancılaştırılışına...Çok hoşuma giden bir cümleyi yazarın hoşgörüsüne sığınarak alıntılamak istiyorum. Diyor ki: " Bir insan, yazısıyla bir şeyler anlatmak istiyorsa, aslında bu öncelikle, kendine bir anlatım olmalıdır." Konuşmak için de geçerli olsa gerek bu. Bu tecrübeye sahip oluşu, yazarın yaşıyla alakalı bir meraka itti beni. Önemli saydığım tecrübelere dair izler gördüm bu yazıda. Tekrar tebrik ediyorum kendisini. İbretlik tesbitlerinin altını zevkle çizdim.

S.Esra Yenice'nin "Gıcırtı" isimli yazısında yine kendi eksikliğimle karşılaştım. Anlamak...

Bu yazıdan da bir alıntı yapmak istiyorum: "Gıcırtı: müşfik annenin çakmak gözlerinde düşmemek için tutunan damlanın adı...".

Hasılı kelam, takdire şayan bir çaba bu. Bizim gibi gençler bu azmin arkasında durmalı bence. Bu başlangıcın, ciddi bir yürüyüşün, okulun fidesi olması için arkasında olmalıyız.

Ölçü'yü Ankara'da Birleşik ve Vadi kitap evlerinde bulabilirsiniz.  Ayrıca Mekan Kıraat Evinde de bulmak mümkünmüş.

Baki selam...